EDİTÖRDEN
Kültürel Miras Yağması ve Emperyalist Hegemony
İnsanlığın kuşaklar boyunca inşa ettiği medeniyetlerin somut taşıyıcısı olan kültürel mirasın ait olduğu coğrafyalardan koparılması, yalnızca bir suç değil, uluslararası sistemin adaletsizliğinin en sert tezahürlerinden biridir. Kültürel varlıkların çalınması ve başka merkezlere taşınması, özellikle sömürgecilik döneminde sistematik bir nitelik kazanmış; “keşif”, “koruma” ve “bilim” söylemleri altında yürütülen bu süreç, gerçekte emperyalist tahakkümün kültürel boyutunu oluşturmuştur. Bu yağma, yalnızca fiziksel bir transfer değil, aynı zamanda tarihin yeniden yazılmasıdır. Ezilen dünyanın kendi geçmişinden koparılmasıyla, Batı merkezli tarih anlatısı ve “medeniyet üstünlüğü” safsatası inşa edilmiştir.
Bugün Batı başkentlerindeki müzeler, Asya, Afrika, Güney Amerika ve dünyanın diğer bölgelerinden taşınmış yüz binlerce eseri barındırmaktadır. Bununla birlikte, gelişen dünyadan çalınan kültürel varlıkların önemli bir bölümü müzayede evlerinde yüksek fiyatlarla el değiştirmekte ya da özel koleksiyonlarda tutulmaktadır. Küresel sanat piyasasının büyümesiyle birlikte bu akış daha da karmaşık hale gelmiş; yerel kazılardan uluslararası galerilere uzanan çok katmanlı bir kaçakçılık zinciri ortaya çıkmıştır. Bu zincirde eserler, sahte köken belgeleriyle “temizlenerek” yasal dolaşıma sokulmaktadır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde ve özellikle son yirmi yılda, kültürel miras yağması yeni bir ivme kazanmıştır. ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri ile 2011 sonrasında Suriye’ye yönelik parçalama operasyonları, emperyalist müdahalelerin kültürel varlıklar üzerinde ne denli yıkıcı sonuçlar doğurduğunu açıkça göstermiştir. Siyasi istikrarsızlık ve çatışma ortamlarında artan yasadışı kazılar, bu eserleri yalnızca küresel piyasaya taşımakla kalmamakta, aynı zamanda terör örgütleri ve organize suç ağları için önemli bir finansman kaynağı oluşturmaktadır. Mevcut veriler, bu alanın yıllık hacminin yüz milyonlarca dolardan birkaç milyar dolara kadar uzanan geniş bir aralıkta seyrettiğini göstermektedir.
Bu tablo karşısında, kültürel varlıkların korunması ve iadesi meselesi, gelişen dünya ülkeleri için yalnızca bir kültür politikası değil, aynı zamanda egemenlik ve tarihsel adalet meselesidir. İade süreçleri, geçmişin telafisine yönelik sembolik adımlar olmanın ötesinde, uluslararası sistemde güvenin yeniden inşası açısından da kritik önemdedir. Ancak mevcut hukuki mekanizmalar ve uluslararası sözleşmeler sınırlı kalmaktadır.
Sonuç olarak, kültürel mirasın yağmalanması insanlığın ortak hafızasına yönelmiş bir tehdittir. Bu nedenle mesele, tek tek ülkelerin değil, bütün ülkelerin ortak sorumluluğu olarak ele alınmalıdır. Bununla birlikte, yağmanın esas olarak gelişen dünyayı hedef aldığı ve eserlerin büyük ölçüde emperyalist merkezlerde toplandığı göz önüne alındığında, gelişen dünya ülkeleri arasındaki işbirliği bu alandaki mücadelenin güçlendirilmesi açısından belirleyici olacaktır. Kültürel varlıkların korunması ve iadesi için yürütülecek mücadele, kültürel geçmişine sahip çıkmanın yanı sıra daha adil, dengeli ve çok taraflı bir uluslararası düzenin inşasına katkı sunmak anlamına gelmektedir.
FİKRET AKFIRAT
Genel Yayın Yönetmeni