EDİTÖRDEN

İnsanlığın Geleceği İçin Büyük Tecrübe Çin’e Özgü Sosyalizmin Ekonomi Politiği

1949’da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin olağanüstü gelişmesini mümkün kılan dinamikler, günümüzde dünya genelinde en çok tartışılan konular arasında yer almaktadır. Çin Komünist Partisi önderliğinde Çin halkının sosyalizmi inşa sürecinde edindiği tarihsel tecrübe, bilimsel olarak incelenmesi gereken özgün ve benzersiz bir örnek sunmaktadır. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri hâline gelen Çin, aynı zamanda hegemonik güçlerin küresel tahakkümünü sınırlayan bir rol oynamaktadır. Bununla birlikte, halkın yaşam standartlarını yükselten sosyalist sistemiyle, neoliberal küreselleşme anlayışına ve kapitalist serbest piyasa modeline karşı güçlü bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, Çin’deki sistemin niteliğini belirleyen temel unsurları, özellikle politik ekonomi perspektifinden, önyargılardan ve dogmatik yaklaşımlardan uzak bir biçimde incelemek temel bir görev olarak karşımızda durmaktadır.
Başlangıç noktası olarak şu sorular sorulabilir:
•    Tarihsel örnekler dikkate alındığında, sosyalizmin kuruluş sürecindeki aşamalar nasıl kavranmalıdır? Bir ülkede sosyalist iktidarın ve sosyalist inşanın sürekliliğini belirleyen ölçütler nelerdir? Uzun bir inşa sürecinden geçtiğini ifade eden Çin, bu çerçevede hangi aşamada bulunmaktadır?
•    Çin’in uyguladığı “sosyalist piyasa ekonomisi” modeli, ortaya çıkardığı sonuçlarla birlikte nasıl değerlendirilmelidir? Piyasa ile sosyalizm birbirini dışlayan kategoriler midir? Geçmiş ve güncel sosyalizm deneyimleri dikkate alındığında, piyasanın sosyalist inşa sürecinde bir araç olarak kullanılması nasıl yorumlanmalıdır?
•    Çin’in dünya kapitalist-emperyalist sistemi içindeki ve karşısındaki özgül konumu ve çelişkileri nasıl kavramsallaştırılmalıdır?
•    Çin’in ekonomik, toplumsal ve uluslararası alandaki başarılarının hem Çin’e özgü hem de tüm insanlığı ilgilendiren boyutları bulunmaktadır. Dünyanın ve özellikle Türkiye’nin kendi kalkınma yollarını oluştururken Çin deneyiminden çıkarabileceği temel dersler nelerdir?
BRIQ’in bu sayısında, bu sorulara yanıt arayan, Çin’in eski kuşak tanınmış politik ekonomistlerinden Prof. Dr. He Ganqiang ile Prof. Dr. Xinhua Jian’a ait iki önemli çalışma yayımlanmaktadır. Prof. Dr. He’nin Çin’deki sosyalist piyasa ekonomisi uygulamalarını içeriden ve eleştirel bir perspektifle değerlendirdiği Çince makalesi ile Prof. Dr. Xinhua’nın Çince yayımlanmış Çin’e Özgü Sosyalist Politik Ekonomide Başlıca ve Zor Sorunlar Üzerine İnceleme adlı kitabının giriş bölümünün çevirisi.
Prof. Dr. He ve Prof. Dr. Xinhua, ilk yıllarından itibaren Çin Devrimi’nin öncü kuşağı içinde yer almış, iki önemli tarihsel kişilik. Tarım ve fabrika işçiliğinden akademisyenliğe uzanan yaşam serüvenleri boyunca Çin Devrimi’nin bütün kritik dönüm noktalarına tanıklık etmiş ve dönemin temel tartışmalarının aktif özneleri olmuşlardır. Bu çalışmaların, söz konusu meseleye ilişkin yürütülen kuramsal ve siyasal tartışmalara önemli katkılar sunacağı düşünülmektedir.

FİKRET AKFIRAT
Genel Yayın Yönetmeni

İçindekiler

Öz

Bu makale, Çin tarzı çağdaşlaşmanın ancak Marxist ekonomi politiğin bilimsel rehberliği altında sürdürülebilir bir doğrultuda ilerleyebileceğini savunmaktadır. Çalışma, Batı kökenli neoliberal ve Keynesçi yaklaşımların, sosyalist piyasa ekonomisinin teorik temelleriyle yapısal olarak bağdaşmadığını ve Sovyetler Birliği’nin reform sürecinde yaşanan tarihsel çöküşün ardındaki temel nedenlerden biri olduğunu ileri sürmektedir. Tarihsel materyalizm temelinde, üretim ilişkilerinin ve mülkiyet yapısının toplumsal yeniden üretim sürecindeki belirleyici rolü vurgulanmakta; kamu mülkiyetinin ekonomideki öncü konumunun zayıflatılmasının gelir eşitsizliği, yapısal dengesizlikler ve makroekonomik kırılganlıklar yarattığı gösterilmektedir. Makale ayrıca, sosyalist piyasa ekonomisinin, kamu mülkiyetine dayalı üretim ilişkileri ile piyasa dolaşım mekanizmalarının diyalektik bütünlüğü olarak kavranması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu çerçevede, Marx’ın yeniden üretim, sermaye birikimi ve değer teorilerinin, Çin’in ekonomik çağdaşlaşma sürecine yönelik makroekonomik yönetişim, mülkiyet yapısı ve dışa açılma politikalarının bilimsel temelini oluşturduğu savunulmaktadır.
 

Öz

Bu makale, Çin’e özgü sosyalist politik ekonomiyi, Marksist politik ekonomiye dayanan ve Çin’in tarihsel pratiği boyunca sürekli olarak yeniden şekillenen tutarlı bir teorik sistem olarak incelemektedir. Çalışma, Çin’in ekonomik modelini belirli ulusal ve küresel koşullar altında Marksist teorinin diyalektik bir gelişimi olarak kavramsallaştırmaktadır. Bu çerçevenin temel kategorilerini, metodolojik ilkelerini ve değer yönelimlerini analiz ederken, piyasa mekanizmaları ile sosyalist üretim ilişkilerinin yenilikçi bir sentezi olarak sosyalist piyasa ekonomisinin teorik önemine özellikle dikkat çekmektedir. Makale ayrıca, insan merkezli kalkınma, ortak refah ve yüksek kaliteli büyüme gibi kavramların, geleneksel politik ekonomiyi endüstriyel çağın varsayımlarının ötesine nasıl genişlettiğini tartışmaktadır. Teori-uygulama etkileşimini ve tarihsel materyalizmi vurgulayarak, çalışma Çin özellikli sosyalist politik ekonominin, çağdaş politik ekonomiyi zenginleştiren ve Marksist ekonomi teorisinin açıklayıcı kapsamını genişleten ayrı bir paradigma oluşturduğunu savunmaktadır.
 

Öz

Bu çalışma, Afrika kıtasının günümüzde karşı karşıya bulunduğu birçok yapısal sorunun, sömürgecilik döneminin toplumsal yapılar, kültürel değerler ve sömürgecilik sonrası yönetici elitlerin benimsediği ekonomik kalkınma modelleri üzerindeki kalıcı ve olumsuz etkilerinden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Sömürgecilik süreci; sistematik şiddet, ırksal ayrımcılık, yerli halkların aşağılanması ve dışlanması gibi uygulamalarla şekillenmiş; katliamlara, beyaz yerleşimciler lehine toprakların zorla el değiştirmesine, metropol ülkelerin kalkınması için doğal kaynakların yoğun biçimde sömürülmesine ve yerli nüfusun siyasal hak ve özgürlüklerinin reddedilmesine yol açmıştır. Makale üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, sömürgecilik mirasının sömürge sonrası devlet krizine etkilerini analiz ederek Afrika’daki yabancı müdahalelerin içsel nedenlerini tartışmaktadır. İkinci bölüm, Afrika’yı küresel güçlerin rekabet alanı olarak ele almakta; kıtanın hammadde kaynağı, vekâlet savaşlarının sahnesi ve büyük güçlerin jeopolitik hedeflerinin merkezi hâline gelişini incelemektedir. Üçüncü bölüm ise Afrika ülkelerinin yabancı müdahaleler ve iç işlerine yönelik dış müdahaleler karşısında geliştirmesi gereken stratejik ve kurumsal önlemleri değerlendirmektedir.
 

Öz

Bu çalışma, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) bağlamında Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) iç siyasal temellerini incelemekte ve uluslararası kalkınma işbirliğinin uygulanması ile sonuçlarının, özellikle KYG’nin siyasallaşması sürecinde, büyük ölçüde iç siyasal dinamikler tarafından belirlendiğini ileri sürmektedir. Çalışma, ASEAN ülkelerinde KYG ile ilgili artan riskleri ele almakta; kamu siyaseti yapım sürecinin açıklığı, iç siyasal bölünmeler ve dış güç dinamiklerini siyasallaşmanın başlıca belirleyicileri olarak tanımlamaktadır. Mevcut literatür, çoğunlukla devletler arası projelerin sonuçlarına odaklanmakta; projelerin uygulandığı ülkelerin iç siyasal dinamiklerini ise kısmen ihmal etmektedir. Oysa bağışçı aktörler, genellikle yardım projelerine alıcı ülkelerden daha duyarlı yaklaşmakta ve siyaset öncelikleri müzakere edilirken projelerin içinde yer aldığı siyasal ve toplumsal bağlamları gözardı edebilmektedir. Bu çalışma, siyasallaşma kavramını tanımlamak üzere bir kuramsal çerçeve geliştirmekte; siyasal sorunların devamlılığı, araçsal siyasallaşma ve ideolojik siyasallaşma olmak üzere üç farklı siyasallaşma türü arasında ayrım yapmaktadır. Ayrıca, uluslararası kalkınma işbirliğinin iç siyasal bağlamlara nasıl eklemlendiğini açıklamak amacıyla temas, ayrışma, seferberlik ve pekişme aşamalarından oluşan bir mekanizma önerilmektedir. Son olarak, Küresel Güney’de uluslararası kalkınma işbirliğinin karşı karşıya olduğu yapısal güçlükleri açıklamak üzere “kalkınma işbirliğinin imkânsız üçlemesi” kavramı ortaya konulmaktadır.
 

Öz

Bu makale, Adolf Hitler’in Sovyetler Birliği’ne karşı savaşını, ABD’nin sosyalizme karşı mücadelede bir vekalet savaşı olarak kullandığını savunmaktadır. ABD’li kapitalistler, kamuoyu nezdinde tarafsızlıklarını korumalarına ve sonradan müttefik olmalarına rağmen, 1920’lerden itibaren Avrupa’daki faşist rejimleri—özellikle Nazi Almanyasını—siyasi, ekonomik ve teknolojik olarak sistematik bir şekilde desteklemişlerdir. Ford, General Motors, IBM ve Standard Oil gibi büyük Amerikan şirketleri, Wehrmacht’a hayati askeri malzeme, teknoloji ve finansal hizmetler sağlayarak Hitler’in yıldırım savaşlarını ve Sovyetler Birliği’ne karşı imha savaşını mümkün kılmıştır. Wall Street tarafından yönlendirilen ve Hitler’in savaş bankası olarak görev yapan Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS), yağmalanmış altın ve kaynakların transferini kolaylaştırarak II. Dünya Savaşı boyunca bölge dışı alanlarda faaliyetlerini sürdürmüştür. ABD, Stalingrad’dan sonra Sovyetler Birliği’ne sınırlı Lend-Lease yardımı sağlamış ve ikinci cephenin açılmasını 1944’e kadar ertelemiştir. Savaş sonrasında ABD, Nazi işbirlikçilerini korumuş ve Marshall Planı aracılığıyla anti-komünist ekonomik yeniden yapılanma için BIS’i kullanmaya devam etmiştir. Bu durum, ABD’nin asıl amacının faşizmi yenmek değil, kapitalizmin baş düşmanı olarak Sovyetler Birliği’ni yok etmek olduğunu göstermektedir.
 

Öz

Japonya’da 20 Temmuz 2025’te yapılan üst meclis seçimlerinde Sanseito Partisi büyük bir başarı elde etti. Sanseito Partisi’nin popülist amaçları Komünist Parti ile ittifak kurmak için hiçbir neden sunmadığı için, bir zorluk daha bulunmaktadır. Almanya, Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi diğer ülkelerde de durum aynıdır. Yeni ortaya çıkan “aşırı sağ partilerin” dışlayıcı tutumu, komünistler tarafından paylaşılamaz. Komünist partiler bu partilerle ittifak kurmak isterlerse, birçok destekçilerini kaybedeceklerdir. Ancak, Trump’ın “Önce Amerika” stratejisi ışığında, JKP’nin anti-ABD özelliklerini güçlendirmek gibi objektif bir rolü vardır. Sanseito Partisi’nin yükseliş dalgasına yansıyan Japon sosyal çelişkilerinin nasıl çözülmesi gerektiği ve anti-ABD sloganlarının nasıl ele alınması gerektiği konusunda bir anlayışa varmak son derece önemlidir. Batı ülkelerinde görülen siyasi durumla benzerlikleri ve farklılıkları belirleyerek, izlememiz gereken yönü araştırmalıyız.